22 Şubat 2018 Perşembe
Anasayfa > Yazarlar > Yenal ÜNAL > TÜRK DÜNYASI VE ATATÜRK
Yenal ÜNAL

TÜRK DÜNYASI VE ATATÜRK

12.07.2017 09:30 12 14 16 18 yazdır
Yazar : Yenal ÜNAL


 

1920 yılının aralık ayında, Türk Milli Mücadelesi'nin henüz başlarında, Anadolu'da Yunan yayılması devam ederken, Türkiye'nin var olmak veya yok olmak mücadelesi verdiği bir dönemde TBMM Reisi Mustafa Kemal Paşa, Aralık 1920'de Fevzi Çakmak Paşa'ya bir talimat göndermiştir. "Askeri ve Mali imkânlar yeterli olduğu takdirde Afgan Ordusunun geliştirilmesi için bir subay grubunun gönderilmesi çok önemli ve zorunludur." Şeklinde başlayan direktifte bunun sebebi şu şekilde açıklanmaktadır. "Asya'da emrimize tabi güçlü bir ordunun oluşturulabilmesi durumunda, gerektiği zaman İngilizleri uzaklarda meşgul edebilecek bir imkân doğar ve anavatanın üzerindeki savaş gailelerini azaltmak için kullanılabilir."

 

Daha sonra Mustafa Kemal Paşa, Afganistan'a gidecek olan grubun uyması gereken kuralları da koyarak kendilerini yalnızca Afganistan halkına ve askerilerine değil, Sovyetler Birliği sınırları içerisindeki bulunan Türkistan ve Buhara Halkına ve askerlerine de sevdirmeleri gerektiğini belirtir. Talimatın son maddesi çok ilginçtir ve Mustafa Kemal Paşa şöyle yazmaktadır: "Afganistan yönetimi harici entrikaların etkisiyle, İslamiyet ve Türklük aleyhinde hareket etmeye hazırlanabilir. Gönderilen heyet böylesi hareketleri engellemeye hazırlanabilir. Gönderilen heyet böylesi hareketleri engelleyebilmeli, gereğinde İslamiyet ve Türkülük çıkarlarını düşünen başka bir Afgan hizbini iktidara geçirebilecek kadar güçlü konuma gelebilmelidir."

 

İki ay kadar sonra Amerikalı gazeteci Clarence Streit'in "Panislamizm ve Pantürkizm hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?" soruna şu şekilde cevap vermiştir: "Bütün Müslümanların, Türk Hâkimiyeti altında birleşmesi anlamına geldiği sürece Panislamizm ve üzerinde Türk ırkı yaşayan bütün ülkelerin Anadolu Türklerinin hakimiyeti altında birleşmesi anlamına geldiği müddetçe de Panturanizm, İngiltere emperyalistlerinin, kendi milletlerinin bize karşı daimi bir haçlı seferine sürüklenmelerini temin etmek maksadıyla uydurmuş oldukları korkuluklarıdır."

 

Pantürkizm hakkında böylesine gerçekçi analizleri yapan Mustafa Kemal Paşa, 1 Mart 1921 tarihinde imzalanan Türk-Afgan antlaşmasına Sovyetler Birliği'ni çok rahatsız edecek bir maddeyi, hiç çekinmeden koydurabilmektedir. Antlaşmanın ikinci maddesi her iki ülkenin "Bütün Doğu Halklarının tam bağımsızlıklarını ve kendi kendilerini özgürce yönetebileceklerini kabul ettiklerini" belirtmekte ve özellikle "Buhara ve Hive Cumhuriyetlerinin istiklallerinin onaylandığını vurgulamaktadır. Bu dönemde Anadolu'da Milli Mücadele'nin bütün şiddetiyle devam ettiği, Buhara ve Hive Cumhuriyetleri'nin Rusya'nın dominyonları haline geldiği ve Mustafa Kemal Paşa'nın, ekibiyle barışık tek büyük gücün "Bolşevik Rusya" olduğu da unutulmamalıdır.

 

Dünyanın giderek bloklaşmaya başladığı 1930'lu yıllarda yaptığı bir konuşmada Atatürk, Sovyetler Birliği'nin dostumuz olduğunu, fakat gelecekte Osmanlı veya Avusturya-Macaristan imparatorlukları gibi parçalanabileceğini belirterek "Türk Dünyası" ile ilgili görüşlerini şöyle dile getirmektedir: "İşte o zaman (Sovyetler parçalandığında) Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür. İnanç bir köprüdür. Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli."

 

Atatürk, Türk milletinin ve Türk Dünyasının milli varlığının ve bütünlüğünün devamı için, milli kültürün esası olan milli tarihin ve dilin mutlaka iyi şekilde araştırılması ve geliştirilmesi gerektiğine inanıyordu. Nitekim Cumhuriyetin kuruluşundan önceki ve sonraki yıllarında yaptığı konuşmalarda bu hususa sık sık temas etmişti. O, bu sahada yapılacak çalışmaların iki hedefe yönelik olmasını istemiştir:

a)       Türkiye dâhilinde milli şuurun ve beraberliğin sağlanması,

b)        Bütün Türk dünyasında dil ve kültür birliğinin gerçekleşmesi.

Atatürk bu hedeflere ulaşmak amacıyla, uzun yıllar Türklük gurur ve şuurunu yayacak ve yaşatacak olan Türk Ocakları'nda çalışmalarını başlatmıştı.

 

Atatürk'ün Türklüğü ile ne kadar iftihar ettiğini, çok sevdiği Türk milletinin varlığındaki asil cevheri sezerek en kötü şartlarda dahi gözünü kırpmadan onun önüne düştüğünü belirtmek ve kısaca O'nun gelip geçmiş en büyük Türk milliyetçisi olduğunu hatırlatmakta yarar vardır. Bu hususta kendisinin ve O'na yakın olanların söyledikleri pek çok sözler vardır. Bunların içinde, herkesçe bilinen şu sözler hatırlanmaya değerdir. "Benim yaradılışımda fevkalade olan bir şey varsa, Türk olarak dünyaya gelmemdir." Atatürk, Türk milletinin asaletine ve kabiliyetine büyük güven duymuş ve adeta ona hayran olmuş bir kimse idi. O'na göre Türk "Çetin işler başarmak için yaratılmıştır."

 

Atatürk, bu sözleri ile yalnızca Anadolu'da yaşayan Türkleri değil aynı zamanda diğer Türk topluluklarını da kastetmişti. O, zaman içinde bulunulan şartlara göre meselenin siyasi yönünü nazarı dikkate alan Atatürk, Türkiye haricinde kalan Türkler arasında, en azından kültürel sahada, bir "Türk Birliği" düşünmüştü.

 

  Devam edecek!

 

Yazarın Son Yazıları
Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.